Çarşamba, Eylül 23, 2020

Iltica Yasasina göre Mültecilik Statüsünün Koşulları

Göz atınız!

Savcılık Gizlilik Kararlarının Nedenleri – CMK 153

Mülteci adayları mülakatlar esnasında, adli, idari ve siyasi soruşturma ve kovuşturma dosyalarına ulaşamadıklarını ve savcılık gizlilik kararı bulunduğunu ifade...

Bilgi Edinme Hakkı kimlere uygulanmaz?

Okuyucularımız, Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde devletten bilgi talep ettiklerinde kendilerine bilgi verilmiyor ise; muhtemelen aşağıda bahsedilen gerekçelerle karşı karşıya...

Türkiye’de Savunma Hakkına Operasyon

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosu, cemaat soruşturmaları sonucu mağdur olan insanları savunan avukatlara operasyon düzenledi. 11 Eylül...

Cumhurbaşkanı’na Hakaret Davaları

Günümüzde Cumhurbaşkanlığı ile ilgili en çok tartışılan konulardan biri, hakaret davaları. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan döneminde sayıları giderek artan...

MİT’in fişlemeleri ve yapılan bu fişlemelerin kapsamının anlaşılması

Daha önce yayınlanmış olan yazımızda "Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 81 ilin terör ve istihbarat müdürlüklerine gönderdiği ‘gizli’ damgalı yazıya göre...
- Advertisement -

2. Sözleşmeye göre mültecilik statüsünün koşulları
Cenevre Sözleşmesine göre mülteci sayılabilmek için bir kimsenin,
• Irkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden,
• Zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için,
• Vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunması,
• Ülkesinin korumasından yararlanamaması ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istememesi;
• Vatansızsa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunuyorsa, oraya dönememesi veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istememesi,
gerekir. Aşağıda bu şartlar ayrıntılı olarak ele alınmıştır.
a) Ülke dışında bulunma
1951 Sözleşmesine göre, bir kişinin mülteci statüsüne girebilmesi için kendi ülkesini terketmiş olması veya ülkesinin sınırı dışında bulunması, başka bir deyişle bulunduğu ülkede yabancı olması gerekmektedir14. 1951 Sözleşmesi, kendi devletinin korumasından faydalanamayan kişilere, ulusal koruma sağlanıncaya kadar, uluslararası korumayı devreye sokmayı, bu kişilerin statülerini saptamayı ve Sözleşme nin sağladığı haklardan faydalanmalarını temin etmeyi amaçlamaktadır. 1951 Sözleşmesi, “uluslararası koruma” için vardır ve uluslararası koruma mekanizmasının harekete geçirilebilmesi için, “sınırların geçilmesi” gerekmektedir. Ülke içerisinde yer değiştirmiş kişiler mültecilerle aynı nedenlerle yer değiştirmiş olabilirler; ancak kendi ülkelerinde kalmışlardır ve halen o ülkenin hukukuna tabidirler.
1951 Sözleşmesinin 1. maddesinin A fıkrasının (2) numaralı bendine göre birden çok vatandaşlığa sahip bir kişinin mülteci statüsüne girebilmesi için vatandaşlığını taşıdığı ülkelerin her birinin korumasından mahrum olması gerekmektedir.
Haklı bir korkuya dayalı geçerli bir neden olmaksızın, uyruğunda bulunduğu ülkelerden birinin korumasından yararlanamayan bir kimse, vatandaşı olduğu ülkenin korumasından yoksun kalamaz Örneğin, Portekiz ve Angola vatandaşı olan bir kişinin başvurusu hem Angola hem de Portekiz’deki durumu göz önünde bulundurularak değerlendirilmiş, Portekiz’ in gerekli korumayı sağlayacağı için iltica başvurusu reddedilmiştir15.
Vatansızlar, devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olmayıp, herhangi bir devletin kanunlarına göre vatandaş sayılmayan kişilerdir. Vatandaşlığı olan kişiler ile vatansız kişiler arasında mülteci statüsünün kazanılması farklı kavramlardır. Bunun nedeni, vatansız kişinin vatanı olmadığından ülkesinin korumasından yararlanamaması ve ülkesine dönememesidir. Bir ülkenin, vatandaşı olmadığı bir kişiye karşı yasal açıdan koruma yükümlülüğü yoktur. Vatansız bir kişinin mülteci olup olmayacağına karar verileceği zaman o kişinin önceden daimi ikamet ettiği yer esas ahnmaktadır16.
b) Zulme uğramaktan haklı nedenlere dayalı korku
İkinci şart iltica talebinde bulunan bir kişinin bu talebinin kabul edilebilmesi ve uluslararası koruma altına alınabilmesi için, “Haklı nedenlere dayalı zulüm korkusu” içinde olması gerekir. Burada sözü edilen zulüm kavramı, devlet korumasının zafiyete uğraması halinde, temel insan haklarının devamlı ve sistemli bir şekilde ihlal edilmesi
durumudur. Ancak belirtmek gerekir ki, bir kimsenin mülteci sayılabilmesi için diğer nedenlerin yanında gerekli olan zulme uğramış olması değil, zulüm tehlikesi yaratabilecek bir durumdan kaçınma çabasıdır.
Zulme uğramaktan haklı nedenlere dayalı korku unsurunun temelini “zulüm” kavramı oluşturmaktadır. Söz konusu kavram, bilinçli bir şekilde 1951 Sözleşmesi’nde tanımlanmamış; böylelikle zaman içerisinde gündeme gelebilecek zulüm çeşitlerinin Sözleşme’nin kapsamı dışında kalması önlenmiştir.
Haklı nedenlere dayalı korku ifadesinin kullanılmasının nedeni, büyük ölçüde, korku yaratan durum ya da olayın, herkes üzerinde aynı etkiyi göstermeyecek olmasıdır. Söz konusu olay ya da durum, kimilerini hiç etkilemezken, kimileri için ülke dışına kaçma sebebi olabilmektedir. Bu nedenle, 1951 Sözleşmesi’ndeki haklı korku ifadesi, hem sübjektif hem de objektif unsur içerir. Sübjektif unsur içerir; çünkü mülteci statüsünün tanınacağı bireye ait bir durum değerlendirmesi yapılmaktadır. Objektif unsur içerir; çünkü bahsi geçen korku, kişiye mülteci statüsü kazandıracağı gibi, o statünün devamı için de aranmakta, aynı zamanda, objektif bir durumun varlığını da gerektirmektedir17.
Zulüm niteliğindeki eylemlerin, devlet tarafından gerçekleştirilme zorunluluğu bulunmamakta; devlet dışı aktörlerin fiillerinin de zulüm korkusuna neden olabileceği kabul edilmektedir.
c) Baskı ve zulme temel teşkil eden sebepler
Baskı ve zulme temel teşkil eden nedenler olarak Cenevre Sözleş-mesi’nin 1. maddesinin A Bendinin 2. fıkrasında yer alan, ırk, din, milliyet, belirli bir gruba mensubiyet ve siyasi düşünceye yer verilmiştir. Zulüm tehlikesinin her şekli değil, yalnızca sözleşmede sayılan kişinin ırk, milliyet gibi doğuştan gelen veya din, siyasal düşünce gibi sonradan benimsenen nitelikleri gibi kişiye sıkı sıkıya bağlı ve kişinin temel insan hakları ile ilgili nitelikler nedeniyle gerçekleşmiş olması, mülteci sayılmak için esas alınabilecektir:
Irk: Mülteci hukuku alanındaki ilk ayrımcılık nedeni olan ırk ayrımcılığı zulmün varlığı açısından en temel unsurdur. Bu sebeple olsa gerek, BMMYK’ya göre ırk ayrımı çoğu kez 1951 Sözleşmesindeki anlamda zulümle sonuçlanır. Elbette belirtmek gerekir ki, bir ırka mensup olmak mültecilik için temel belirleyici değil, bu mensubiyet nedeniyle baskı ve zulmün oluşması statünün kazanılması sebebidir.
Irk, aynı fizyolojik ve kalıtımsal özellikler taşıyan aynı etnik kökene sahip gruplar olarak tanımlanmakla birlikte büyük bir nüfus içinde azınlık oluşturan ortak bir soyun belirli bir sosyal grubuna üyeliğini de içine alır. Irksal nedenlere dayalı tüm ayrımcılıklar dünya ülkeleri tarafından kınanan en büyük insan hakları ihlallerindendir. 1969 tarihli Her Türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiye Edilmesine Dair Uluslararası
Sözleşmede ve yine 1973 tarihli Kurumsallaşmış Irk Ayrımcılığının (Apartheid) Önlenmesi ve Cezalandırılması Konusunda Uluslararası Sözleşmede bu konunun önemini vurgulanmakta ve mülteci korumasında bir destek hukuki argüman olarak kullanılabilmektedir.
Burada tanımlanan ırk kavramı yalnızca beyaz, siyah ya da sarı ırklar gibi bilimsel ırk kategorilerini değil, fiziksel ve kültürel farkları, hatta bunlar nedeniyle oluşan önyargıları da kapsamaktadır. Yani ırk ayrımcılığının etnografik yönünden ziyade temel bir sosyal yönü mevcuttur.
Milliyet: Normalde bir devletin kendi vatandaşına vatandaşlık bağı nedeni ile zulmetmesi söz konusu olmayacağına göre burada dikkat çekilmek istenen husus, belirli bir kültür, etnik grup veya dil grubuna mensup olmak nedeniyle tehlike altında bulunmaktır. Bu nedenle milliyet terimi, çoğu zaman ırk terimiyle aynı anlamda kullanılmaktadır. Bu grubun resmi olup olmaması veya büyüklüğü önemli değildir. Ulusal azınlıklara yapılması söz konusu olan olumsuz davranış ve tutumlar bu kapsama girmektedirler.
Din: Dinin zulüm ya da baskı nedeni olabilmesi çeşidi nedenlerin sonucu gerçekleşebilir. Kişi, belli bir dine mensup olduğu için ciddi tehlike riski içinde bulunabilir ya da mensup olduğu dini inanç sisteminin yükümlülüklerini yerine gerirmekten alıkonma, ayrımcı önlemler uygulanma durumu söz konusu olabilir.
Sözleşmedeki din kavramı, semavi olsun veya olmasın herhangi bir inanç sistemini benimsemiş veya hiç bir dini benimsememiş bir kişinin bu kimliğinden ötürü uğradığı baskı ve zulmü ifade etmekledir.
Bir kişinin din ve inanç unsurunu ileri sürerek mülteci olabilmesi için bu talebin haklı bir nedene dayanması, en önemlisi iltica talebinde bulunan kişinin dini inanç ya da inançsızlığı nedeniyle baskı ve zulüm arasında bir bağın bulunması gereklidir.
Belirli bir toplumsal gruba mensubiyet: Genel olarak aynı kökenden olan, aynı yaşam biçimini sürdüren veya aynı sosyal statüye sahip kişiler belirli bir sosyal grup olarak tanımlanabilir. Bu unsur sözleşmeye, diğer unsurların dışında kalan kimselerin de koruma altına alınabilmesini sağlama düşüncesiyle dahil edilmiştir. Belirli bir gruba mensubiyetin iradi ya da irade dışı olan kimi şekilleri olabilir. Örneğin bu sosyal grup, cins, renk gibi doğuştan gelen ve değiştirilmesi olanaksız olan, kişinin kendi iradesi ile geçmişinde almış olduğu ancak istese de kendi iradesi ile terk edemeyeceği ya da iradi olarak belirlenmekle birlikte insan onuru ile ilgili özellikler temel alınarak belirleniyor olabilir.
Cinsel ayrımcılıktan kaynaklanan kimi şiddet şekilleri (cinsel zulüm, cinsel kölelik, bir etnik temizlik yöntemi olarak sistematik tecavüz gibi) ve eşcinsellik de bu madde altında düşünülebilmektedir. Keza ülkedeki kadınlara yönelik ayrımcılık biçiminde
ortaya çıkan kimi baskı ve tehditler, baskı ve zulüm boyutuna gelmiş ise bu grup altında değerlendirilebilir.
Siyasi düşünce: Kişinin, siyasal iktidarın kabul ettiği resmi ideolojiden farklı görüşlere sahip olması, bu durumun resmi makamlar tarafından bilinmesi ve hoş görülmemesi, kişinin bu sebeple zulme uğrama tehlikesi ile karşı karşıya kalması halidir.
Düşünce özgürlüğü, IHS ve birçok BM sözleşmesince koruma altına alınmış temel bir insan hakkıdır. Düşünce özgürlüğünün kullanılması sırasında yapılan çalışmalar, ilgili devletin dikkatini çekmiş veya çekme ihtimali belirmiş ve bu kişiye karşı tutum ve davranışında zulüm oluşturma riski ortaya çıkmış ise bu kapsamda değerlendirilir.
d) İltica hakkının tanınmayacağı haller
1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi, mülteci kabul edilebilmenin şartlarını belirledikten sonra, kimlerin bu Sözleşme kapsamında mülteci statüsüne alınamayacaklarını göstermiştir. Sözleşmenin 1. maddesinin D, E ve F fıkralarına göre;
-(i) BM dışında, diğer bir BM organı veya örgütünden halen koruma ve yardım gören kimseler;
-(ii) ikamet ettiği ülkenin yetkili makamlarınca o ülke vatandaşlığını taşıyanların sahip olduğu hak ve yükümlülüklere sahip sayılanlar ile
-(iii) barışa karşı suç, savaş suçu ve insanlığa karşı suçlara ilişkin hükümler koyan uluslararası belgelerde tanımlanan bir suç işlediğine; bir ülkeye mülteci olarak kabul edilmeden önce, o ülkenin dışında siyasal niteliği olmayan ağır bir suç işlediğine veya Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı fiillerden suçlu olduğuna dair hakkında ciddi kanaat mevcut olan kişiler bu Sözleşme kapsamında mülteci olarak kabul edilemezler18.
Cenevre Sözleşmesi madde 1/D’ ye göre Birleşmiş Milletler Sığınmacılar Yüksek Komiserliği dışında, başka bir Birleşmiş Milletler organ ve kuruluşundan koruma ya da yardım sağlayan kimselere bu sözleşme hükümleri uygulanmaz. Bu hükmün yer alma nedeninin BMMYK’nin statüsünün kabulü sırasındaki müzakereler olduğu ifade edilmektedir. Zira, statünün taslakları için çalışmalar yapılırken, mültecilere ilişkin çalışmalar yapan iki kurum bulunmaktaydı. Bunlardan ilki BM Yakın Doğu Filistin Mültecileri Yardım ve Çalışma Ajanslığı, diğeri ise BM Kore Yeniden Yapılanma Ajanslığı idi. Bu nedenle bu iki ajansın sağladığı korumanın, BMMYK Koruması ile çatışmasını önlemekti.
Cenevre Sözleşmesi madde 1/E’ ye göre “Oturduğu ülkenin yetkili makamları tarafından bu ülkenin yurttaşlarının hak ve yükümlülüklerine sahip sayılan kimselere” bu sözleşme hükümleri uygulanmaz. Burada kastedilen mülteci niteliğine
sahip kimselerin, ikamet ettikleri ülkelerde vatandaşlığa kabul edilmemekle birlikte, o ülke vatandaşlarının sahip olduğu hak ve yükümlülüklerin hemen tümünden yararlanmaları nedeniyle, uluslararası korumanın kapsamı dışında bırakılmış olmalarıdır. Zira mülteciler vatandaşlara kıyasla daha sınırlı haklara sahip oldukları için vatandaş gibi muamele gören kişilere mülteci statüsü tanınmasına gerek duyulmamıştır19.
Madde I/F’ ye göre “Savaş suçlusu olduğu, sığınma olayından önce kaçılan ülke dışında ağır bir suç işlediği veya Birleşmiş Milletler amaç ve ilkelerine aykırı fiillerden suçlu bulunduğu konusunda ciddi kanıtlar varolan kişilere” bu sözleşme hükümleri uygulanmaz.
e) Mülteci statüsünü sona erdiren nedenler
Mülteci statüsü, zulüm veya zulüm tehdidi altında olan insanlar için önemli bir güvence oluşturmasına rağmen, bu durum esas itibariyle göreli ve geçici bir rahatlama sağlar. Belirsizlik içinde yaşayan ve çoğu zaman sadece asgari ihtiyaçlarının teminine şükretmek zorunda kalan mülteciler, içinde bulundukları bu durumdan temelde üç biçimde kurtulabilirler: ya gönüllü olarak ülkelerine dönerler ya kendilerine sığınma hakkı tanımış ülkeye yerleşirler ya da üçüncü bir ülkeye gidip yeni bir hayat kurarlar. Bu seçeneklerden birinin gerçekleşmesi, uluslararası koruma ihtiyacının ortadan kalkması, dolayısıyla mülteci statüsünün sona ermesi anlamına gelir20.
1951 taihli Cenevre Sözleşmesi de, mülteci statüsünün sona ermesini düzenlerken, uluslararası koruma ihtiyacının ortadan kalkması ölçütünden hareket etmiştir. Sözleşmenin 1. maddesinin C fıkrasına göre;
-Vatandaşı olduğu ülkenin korumasından kendi isteğiyle tekrar yararlanan,
-Vatandaşlığını kaybettikten sonra kendi arzusuyla tekrar kazanan,
-Yeni bir vatandaşlık kazanan ve vatandaşlığını yeni kazandığı ülkenin korumasından yararlanan,
-Kendi arzusuyla terk ettiği veya zulüm korkusuyla dışında bulunduğu ülkeye kendi arzusuyla tekrar yerleşmek üzere dönen,
-Mülteci sayılmasını gerektiren şartlar ortadan kalktığı için vatandaşı olduğu ülkenin korumasından yararlanmaktan kaçınmaya devam edemeyecek olan ve
-Tabiiyetsiz olup da, mülteci sayılmasına yol açan şartlar ortadan kalktığı için normal ikametgâhının bulunduğu ülkeye dönebilecek durumda olan
kimselerin mülteci statüsü sona erer.
f) Geri göndermeme ilkesi
Bir mültecinin sığındığı ülke tarafindan gelmiş olduğu, yani “kast ve zulüm tehlikesi altında bulunduğu” ülkeye geri gönderilmemesi de uluslararası hukuk açısından bir temel insan hakkı olarak kabul edilmektedir. Uluslararası gelenek hukukun temel bir kuralı sayılan zulüm riski olan yere geri göndermeme (non refoulement) kuralı, 1951 Sözleşmesi’nde de yazılı hale getirilerek, mülteci hukukunun bir ana kuralı biçimine sokulmuş ve mültecilerle ilgili bütün güvencelerin ön şartını, bu yönüyle de uluslararası korumanın özünü oluşturmuştur21.
1951 Sözleşmesi’nin 33/1. maddesi bu kuralı, “Hiçbir taraf devlet, bir mülteciyi, ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatı ya da özgürlüğü tehdit altında olacak ülkelerin sınırlarına, her ne şekilde olursa olsun geri göndermeyecek veya iade (“refiouler”) etmeyecektir, “şeklinde ifade etmiş, sonraki fıkrada ise “Bununla beraber, bulunduğu ülkenin güvenliği için tehlikeli sayılması yolunda ciddi sebepler bulunan veya özellikle ciddi bir adi suçtan dolayı kesinleşmiş bir hükümle mahkûm olduğu için söz konusu ülkenin halkı açısından bir tehlike oluşturmaya devam eden bir mülteci, işbu hükümden yararlanmayı talep edemez” ifadesiyle bu kuralın istisnasına yer vermiştir:

-Alinti-

- Advertisement -

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

- Advertisement -

Son Eklenenler

Savcılık Gizlilik Kararlarının Nedenleri – CMK 153

Mülteci adayları mülakatlar esnasında, adli, idari ve siyasi soruşturma ve kovuşturma dosyalarına ulaşamadıklarını ve savcılık gizlilik kararı bulunduğunu ifade...

Bilgi Edinme Hakkı kimlere uygulanmaz?

Okuyucularımız, Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde devletten bilgi talep ettiklerinde kendilerine bilgi verilmiyor ise; muhtemelen aşağıda bahsedilen gerekçelerle karşı karşıya kaldığından dolayı olabilir.   Başbakanlık Bilgi Edinme...

Türkiye’de Savunma Hakkına Operasyon

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosu, cemaat soruşturmaları sonucu mağdur olan insanları savunan avukatlara operasyon düzenledi. 11 Eylül Cuma günü, 48 avukat, 7...

Cumhurbaşkanı’na Hakaret Davaları

Günümüzde Cumhurbaşkanlığı ile ilgili en çok tartışılan konulardan biri, hakaret davaları. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan döneminde sayıları giderek artan davalar 5237 sayılı Türk Ceza...

MİT’in fişlemeleri ve yapılan bu fişlemelerin kapsamının anlaşılması

Daha önce yayınlanmış olan yazımızda "Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 81 ilin terör ve istihbarat müdürlüklerine gönderdiği ‘gizli’ damgalı yazıya göre Türkiye’den çıkmış kişileri fişlenmiş olduğu...
- Advertisement -

Daha faza içerik